İçimizde dünyaya uygun bir yüzle girmeyi öğrenen bir parça vardır. Ne zaman gülümsemesi gerektiğini, hangi cümlenin söylenmesi gerektiğini, hangi sessizliğin asil göründüğünü, hangi öfkenin bizi haklı gösterdiğini, hangi alçakgönüllülüğün kimseyi tehdit etmediğini bilir. Bu parça mutlaka sahte değildir. Çoğu zaman sadece medenidir. Sorun, onu olduğumuz şeyin tamamıyla karıştırmaya başladığımızda ortaya çıkar.
İçimizde başka bir varlık daha vardır. Daha az terbiyeli, daha az gösterilebilir, kendimiz hakkında anlattığımız biyografiye daha az itaatkâr. İtiraf etmediğimiz düşüncede, eleştiri gibi gizlediğimiz kıskançlıkta, bir başkasının düşüşü karşısındaki gizli hazda, orantısız öfkede, ilke kılığına girmiş korkuda, inkâr ettiğimiz ama sonunda bizi alttan yönetmeye başlayan arzuda ortaya çıkar.
Bakmadığımız şey var olmaktan vazgeçmez. Sadece dilini kaybeder ve yöntem kazanır. Alışkanlığa, dürtüye, tekrara, otomatik seçime dönüşür. Karar verdiğimizi sanırız, ama belki de zihnin yeraltına kazınmış eski izlere itaat ediyoruzdur. Gölgenin bizi yönlendirmek için bağırmasına gerek yoktur. Bazen sadece algımızı hafifçe eğmesi yeterlidir ve biz de yalnızca tekrarlanan bilinçsizlik olan şeyi kader diye adlandırmaya başlarız.
Belki de en rahatsız edici soru “Ben kimim?” değil, “Seçtiğime inanırken içimde kim seçiyor?” sorusudur. Bazı kararlar berraklıktan doğar, ama bazıları yeni bir acıdan kaçmaya çalışan yaradan doğar. Bazı erdemler olgundur, bazıları ise yalnızca cezalandırılma korkusudur. Bazı iyilikler sevgiden gelir, bazıları ise reddedilme paniğinden. Bazı sessizlikler bilgeliktir, bazıları ise iyi giyinmiş korkaklıktır.
Kendini tanımak, kendimizi bir savunma avukatı gibi gözlemlemeyi bıraktığımızda başlar. Her davranışımız zarif bir gerekçe bulduğu sürece hiçbir gerçek içeri giremez. Cümleden önceki dürtüye, eylemden önceki niyete, açıklamadan önceki duyguya dayanmak gerekir. Çünkü çoğu zaman bilinç geç gelir; beden çoktan savunmaya geçmiş, dil çoktan yaralamış, hayal gücü çoktan hüküm vermiş, gurur ise hâlâ masum olduğumuz bir hikâye yaratmıştır.
Olgunluk belki de aralığı fark edebilme yeteneğidir. Hakaret ile cevap arasındaki küçük boşluğu, arzu ile eylem arasındaki alanı, korku ile maske arasındaki mesafeyi. O aralıkta içimizdeki bir şey köle olmaktan çıkabilir. Ama bu alan tesadüfen açılmaz. İçsel dikkat, tekrar, sessiz disiplin ve tanıklara bağlı olmayan bir dürüstlükten doğar.
Bir bakıma hepimiz içsel bir cumhuriyetiz. Bazı güçler akılla yönetmek ister, bazıları tutkuyla, bazıları kinle, bazıları ise kibirle. İçsel adalet zayıfladığında, her dürtü bir tirana dönüşebilir. Ve bir insan dışarıdan hayranlık uyandırırken, içeride adını koymaya cesaret edemediği arzuların yönetimi altında yaşayabilir.
Bu yüzden gölge ne tapılmalı ne de yok edilmelidir. Kararlılıkla dinlenmelidir. O bizim son özümüz değildir, ama inkâr edilmiş, yaralanmış, bastırılmış ya da yanlış anlaşılmış şeyler hakkında önemli haberler taşır. Onu bütünleştirmek, ona itaat etmek değildir. Gizlice hareket etme gücünü elinden almaktır.
Sadece izlendiğinde iyi olan biri henüz iyiliği bulmamıştır; yalnızca gözetimi bulmuştur. Sadece sonuç olduğunda dürüst olan biri henüz gerçeği sevmiyordur; açığa çıkmaktan korkuyordur. Sadece her şey lehine olduğunda sakin kalan biri huzuru tanımıyordur; yalnızca konforu tanıyordur. Gerçek karakter, hiçbir seyircinin bizi ödüllendirmediği ve hiçbir cezanın bizi tehdit etmediği noktada başlar.
Belki de ruhsal, ahlaki ve psikolojik yaşam gerçekten boş odada, paylaşılmamış düşüncede, bastırabildiğimiz tepkide, kendimize itiraf edebildiğimiz kıskançlıkta, hâlâ sunamadığımız affedişte başlar. Tutarlılık sahnesinde değil, kendimizin de kınadığımız şeylerden yapıldığını keşfettiğimiz bodrumda.
Ya başkasında beni en çok rahatsız eden şey, içimde unutulmuş bir parçanın gönderdiği mektupsa?
Kimse beni övemeseydi, yine de iyiyi seçer miydim?
“Ben böyleyim” dediğimde, doğamı mı tarif ediyorum yoksa eski bir alışkanlığı mı koruyorum?
Kesinliklerimin kaçı gerçek, kaçı ise tartışmayı öğrenmiş yaralar?
İçimdeki ne, belki de yalnızca intikam arzusuna adalet adını veriyor?
Kimse bunu yaptığımı bilmeseydi hangi erdemimi kaybederdim?
İmajımı savunmam gerekmediğinde nasıl bir insan ortaya çıkıyor?
Kimse onu derinlik olarak yorumlamadığında sessizliğim neyi ortaya koyuyor?
Sırf onu eğitmeyi bilmediğim için içimdeki hangi parçayı düşmana dönüştürdüm?
Ve ya bütün olmak, gölgemi yok etmek değil de onun artık benim adıma seçim yapmasını engellemekse?
